Havza Haber Ajansı’nın haberine göre uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Mustafa Hoşçeşm, mübarek Ramazan ayı vesilesiyle tebliğ gruplarının yöneticileri ve İslami Savaşçılar Heyeti’nin iş birliğiyle Kum şehrinde, merhum Allâme Tabâtabâî’nin (r.a.) evinde düzenlenen toplantıda, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı düşmanlar tarafından hazırlanan ancak başarısızlığa uğrayan stratejik plan hakkında kapsamlı bir analiz sundu. Siyonist rejim yetkililerinin açık beyanları ve belgelerine atıfta bulunan Hoşçeşm, bu rejimin başbakanının İran hakkında kırk yıl boyunca sürekli düşünülüp plan yapıldığı yönündeki vurgusunu da hatırlatarak, düşmanın bölgede uzun süreli ortak tatbikatlar gerçekleştirerek İran’ın güvenliğine ve gücüne darbe vurmak amacıyla tasarladığı karmaşık altı aşamalı planın ayrıntılarını açıkladı.
Uluslararası ilişkiler uzmanı Hoşçeşm, son dönemde gerçekleştirilen Vade-i Sâdık operasyonuna ve bunun sonuçlarına değinerek, söz konusu planın aşamalarını ayrıntılı biçimde izah etti. Söz konusu plana göre birinci aşama, nükleer alanda etkisizleştirmeyi hedefliyor; zenginleştirme altyapılarının tahrip edilmesi, nükleer materyallerin imha edilmesi ve nihayetinde millî azim ve iradenin kırılması olmak üzere üç eksen üzerinden yürütülüyordu. Ancak bu üç eksenin tamamında düşman direnişle ve tam bir başarısızlıkla karşılaştı; aksine İran’ın barışçıl nükleer kazanımlarını koruma ve geliştirme yönündeki millî irade her zamankinden daha fazla güçlendi.
İkinci aşamaya değinen Dr. Hoşçeşm, bu aşamanın askerî kapasitenin zayıflatılmasına odaklandığını belirterek şöyle dedi: “İkinci aşama, ülkenin karar alma mekanizmasını çökertmek amacıyla ilk günlerde şaşkınlık yaratma ve kaos oluşturma, her türlü karşılık verilmesini engellemek için füze stoklarının imha edilmesi ve İran’ın füze ile İHA kabiliyetlerindeki hızlı büyümenin durdurulması ya da yavaşlatılması şeklinde üç hedefi takip ediyordu. Bu aşamada da İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin caydırıcı gücü ve karşı darbe kapasitesi, düşmanın planını tamamen boşa çıkardı ve onları kesin bir yenilgiye uğrattı.”
Uluslararası ilişkiler analisti Dr. Hoşçeşm, üçüncü aşama olan geniş çaplı bir iç karışıklık çıkarılmasını, sonraki tüm aşamaların başarısının temel ekseni ve kilit unsuru olarak niteleyerek şunları vurguladı: “Düşmanın hedefi, iç güvenliği bozmak ve kaos ortamı oluşturarak sonraki aşamaların uygulanmasını kolaylaştırmaktı.”
Dr. Hoşçeşm ayrıca dördüncü aşamanın; sonraki aşamaların başarısı için dışarıdan terörist grupların ülkeye sokulmasını ve içerideki uyuyan hücrelerin harekete geçirilmesini kapsadığını belirtti.
Uluslararası ilişkiler uzmanı, sınır illerinde çatışma hatlarının sabitlenmesini ve bunun ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit etmeyi hedeflemesini beşinci aşama olarak nitelendirerek şunları söyledi: “Düşman, nihayet altıncı aşamada ise Suriye’de uygulanan senaryoya benzer biçimde ülkenin hayati altyapılarını sistematik şekilde yok etmeyi planlamıştı; ancak bu aşamanın hayata geçirilmesini tamamen iç karışıklık çıkarma aşamasının başarısına bağlamıştı.”
Dr. Hoşçeşm, söz konusu karışıklıklar zemininde Tahran’daki hassas devlet binalarının işgaline yönelik ayrıntılı planlamalara ve hatta yapılan tatbikatlara dikkat çekerek, bu kapsamlı planın başarısızlığa uğramasının temel nedeninin İran milletinin direnci ve uyanıklığı ile düşmanın arzuladığı ölçekte bir kaos ortamı oluşturamaması olduğunu belirtti.
Vade-i Sâdık operasyonu sonrasındaki gelişmeleri değerlendiren Dr. Hoşçeşm, protesto ile örgütlü kargaşa arasında temel bir ayrım yapılması gerektiğini vurgulayarak şunları ekledi: “Düşman, tüm yaz boyunca hibrit savaşa odaklanmış ve bu ayrımı kendi hedeflerini ilerletmek için kullanmaya çalışmıştır.”
Dr. Hoşçeşm, operasyonun ertesi gününden itibaren siyonist rejimin ateşkes için art arda ve acil çağrılarda bulunmasına işaret ederek, bu taleplerin nedenini ilk iki aşamada (nükleer ve askerî) yaşadıkları ağır stratejik yenilgiye ve maliyetlerin giderek artmasına bağladı.
Dr. Hoşçeşm, 12 günlük savaşta düşmanın beş ila yedi günlük bir zaman diliminde ilk şokla nihai sonuca ulaşmayı amaçlayan karmaşık planının yalnızca başarısız olmakla kalmadığını, aksine kendilerinin ağır ve telafisi mümkün olmayan bir darbeyle karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Bu zaferin; silahlı kuvvetlerin caydırıcı gücü, millî birlik ve büyük İran milletinin fitne ve kaos projesi karşısındaki sarsılmaz uyanıklığı sayesinde elde edildiğini vurguladı.

İtiraz Hakkı ile Kargaşa Arasındaki Ayrım ve Hukuka Dayalı Küresel Modelle Doğru Yönetimin Gerekliliği
Daha sonra itiraz ile kargaşa arasındaki temel ayrım üzerinde duran Dr. Hoşçeşm, İran’da itiraz hakkının tarihçesini hatırlatarak şunları vurguladı: “Biz İslam İnkılabı’nı halkın itiraz hakkına sahip olması için yaptık. Anayasa’nın 27. maddesi bu hakkı resmen tanımaktadır. Son kırk beş yıl boyunca çeşitli kurumların önünde emeklilerin, hemşirelerin ve benzeri toplumsal ve mesleki grupların itirazları sürekli olarak gerçekleşmiştir; bunların birçoğu İçişleri Bakanlığı’ndan izin alınmadan yapılmış olsa bile nihayetinde ele alınmış ve takip edilmiştir. İtiraz, yasal ve meşru bir haktır. Ancak kargaşa (kaos), tamamen farklı ve hukuka aykırı bir olgudur.”
Dr. Hoşçeşm bu farkı açıklamak için uluslararası hukuk ve uygulamalara atıfta bulunarak şöyle dedi: “Dünyanın her yerinde barışçıl gösteriler ile kargaşa arasında net bir sınır vardır. Kargaşa, kamu düzeninin kasıtlı olarak bozulması anlamına gelir. Örneğin ambulans ve itfaiye yollarının kapatılması, kamu mallarının tahrip edilmesi (camların kırılması, ateşe verilmesi), yolların kapatılması, insanların iş ve ticaretinin aksatılması ve vatandaşların normal hayatına devam etmesinin engellenmesi açıkça kargaşa kapsamına girer. Hatta hükümet karşıtı gösterilerin de yapıldığı Batı ülkelerinde bile düzenin korunması için son derece katı kurallar mevcuttur.”
Batı’daki polis müdahalelerine dair somut örnekler veren Dr. Hoşçeşm sözlerini şöyle sürdürdü: “2021 yılında İskandinavya’da, İran karşıtı göstericiler soğuk ve karlı havada toplandı. Göstericilerden biri bayrak yakmaya kalkıştığında, ateş henüz yarısına bile ulaşmadan polis müdahale etti ve şahsı şiddet kullanmadan, protokole uygun şekilde (kendi rızasıyla kelepçe takılması talep edilerek) gözaltına aldı. Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde polisin müdahalesi çok daha serttir. ABD’deki “21 feet kuralı” (yaklaşık 7 metre), polise kendisi ya da başkaları için hayati bir tehdit hissetmesi hâlinde ölümcül ateş kullanma yetkisi vermektedir. Bunun çarpıcı örnekleri arasında George Floyd vakası ile Miami’de yalnızca elini cebine soktuğu için silah taşıdığı zannedilerek polis tarafından vurulan bir gösterici olayı yer almaktadır; sonradan bu kişinin üzerinde herhangi bir silah bulunmadığı ortaya çıkmıştır.”
Dr. Hoşçeşm, İran’daki durumla karşılaştırma yaparak şunları söyledi: “Bazı ülkelerdeki gösterilere ait yayımlanan videolara dikkat edildiğinde, protestocuların yaya geçidi çizgisinin dışına bile çıkmadıkları ve son derece düzenli bir şekilde hareket ettikleri görülmektedir. Orada kural ihlali karşısında şaka ya da müsamahaya yer yoktur. Polis, çoğu zaman son derece katı olan yasalara uygun biçimde derhâl müdahale eder. İran’da ise zaman zaman bu sınırlar ne doğru şekilde uygulanmakta ne de yeterince açıklanmaktadır. Bir gün protestocuya yumuşak davranılırken, ertesi gün sert bir tutum sergilenebilmektedir. Müdahalelerdeki bu istikrarsızlık, bizzat belirsizlik doğurmakta ve düşmanların bundan faydalanmasına zemin hazırlamaktadır.”
Dr. Hoşçeşm şöyle ekledi: “Çözüm ne meşru itiraz hakkının görmezden gelinmesi ne de kargaşa karşısında gevşek davranılmasıdır. Asıl ihtiyaç, şeffaf ve süreklilik arz eden bir hukuk düzenidir. Toplantı ve gösterilere ilişkin yasalar hem halka hem de emniyet güçlerine açık ve net biçimde anlatılmalı; müdahaleler ise tutarlı, öngörülebilir ve kamuoyunun zannettiğinden çok daha katı olan, dünyada kabul görmüş modellerle uyumlu olmalıdır. Ancak bu şekilde hem halkın hakkı korunur hem de düşmanlar itiraz ortamını kendi sabotajcı amaçları için istismar edemez. Protestoların yönetimi, eğitim, şeffaflık ve keyfî tutumlardan uzak durmayı gerektiren bir yönetişim bilgi ve sanatıdır.”

Düşman, Çok Katmanlı Bir Planla İtirazları Silahlı İsyana Dönüştürmeyi Hedefliyor
Dr. Hoşçeşm, düşmanın meşru protestoları silahlı bir ayaklanmaya dönüştürmeye yönelik karmaşık planını açıklayarak, kargaşaya müdahalede küresel standartlara dikkat çekti ve şunları vurguladı: “Modern hukuk sistemlerinde, yolların kapatılması veya kamu mallarına zarar verilmesi gibi kamu düzenini bozan her türlü eylem, şeffaf ve kararlı protokoller çerçevesinde derhâl durdurulur.”
Uluslararası ilişkiler analisti Dr. Hoşçeşm, son olaylarda yaşananların sıradan bir kargaşa olmadığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Bu yaşananlar, meşru itirazın önce kargaşaya, ardından da onu tam teşekküllü silahlı bir isyana dönüştürmeyi amaçlayan, önceden tasarlanmış ve çok aşamalı bir modelin sahnelenmesidir. Bu senaryo, renkli devrimler gibi klasik modellerden bile daha ileri düzeyde ve daha şiddet içeren bir şekilde kurgulanmıştır.”
Bu planın hayata geçirilmesinde düşmanın izlediği ikili stratejiyi açıklayan Dr. Hoşçeşm, iki düzeyde insan kaynağına işaret etti: “Birinci düzeyde, yerel başıboş grupların ve maddi açıdan kırılgan, suça yatkın kişilerin nakit para vaadiyle kandırılması ve bıçakla hedef alma gibi basit ama son derece tehlikeli eğitimlerden geçirilmesi yer almaktadır.
İkinci düzeyde ise daha karmaşık bir süreçle; psikolojik eleme, seçme ve ileri düzey eğitimlerden geçirilerek Ermenistan, Tayland veya Irak gibi ülkelerdeki kamplarda yetiştirilen eğitimli teröristlerin ve uyuyan hücrelerin devreye sokulması söz konusudur.”
Dr. Hoşçeşm, genç bir kızın bir Besic mensubuna bıçakla saldırarak Besicî gencin hayati bölgelerini hedef almasını somut bir örnek olarak göstererek şunları söyledi: “Bu beceri, açıkça temel bir eğitimin varlığına işaret etmekte ve bu eylemlerin rastlantısal olmadığını göstermektedir.”
Dr. Hoşçeşm, düşman stratejisinin bir parçasının da hesaplı ve benzeri görülmemiş şiddet yoluyla toplumda geniş çaplı bir şok ve korku oluşturmak olduğunu belirtti; Meşhed’de bir Besic mensubunun vahşice öldürülmesi ile masum bir vatandaşın baltayla hunharca katledilmesini örnek olarak zikretti ve şu vurguyu yaptı:” Bu ölçekteki örgütlü şiddeti yalnızca uyuşturucu kullanımına bağlamak mümkün değildir; aksine bu durum, toplumun temelini hedef almak için yıllar boyunca planlama yapan ve yatırım gerçekleştiren bir ağın varlığına işaret etmektedir.”
Bu analist, söz konusu tehditle mücadele yolunu çok boyutlu olarak nitelendirerek şöyle dedi: “Bir yandan, kargaşa çıkaranlara ve teröristlere karşı kararlı, hızlı ve tamamen hukuka uygun bir müdahale kaçınılmaz bir gerekliliktir. Diğer yandan, kamuoyunun bilinçlendirilmesi amacıyla bu karmaşık mekanizmaların ifşa edilmesi hayati önem taşımaktadır. Ancak hepsinden daha önemlisi, önleyici ve köklü bir yaklaşımın benimsenmesidir; bu yaklaşım, geçim sorunlarının zamanında giderilmesini, sosyal adaletin sağlanmasını ve eleştirel seslerin yasal kanallar aracılığıyla duyulabileceği bir ortamın oluşturulmasını öncelik hâline getirmelidir.”
Düşmanın Ülkeyi Bölmeye Yönelik Karmaşık Planının ve Güvenlik Güçlerinin Önleyici Tedbirlerinin Açıklanması
Uluslararası ilişkiler uzmanı, konuşmasının bir başka bölümünde, düşmanın kargaşayı yaygın bir isyana ve terör eylemlerine dönüştürerek ülkenin toprak bütünlüğünü zayıflatmayı amaçlayan karmaşık planını ayrıntılarıyla ele aldı. Son dönemdeki kargaşalarda görülen örgütlü şiddetin mahiyetine işaret ederek şunları söyledi: “Şehitlerin naaşlarının parçalanması gibi DEAŞ benzeri bu eylemler, yalnızca korku ve dehşet oluşturmak amacıyla tasarlanmıştır. Bu cinayetlerin asıl failleri; Rigi grubu, Ceyşu’l-Adl, PJAK ve Halkın 'Münafıkları' Örgütü gibi yıllardır ülkeye karşı faaliyet yürüten ve sınırların dışından yönlendirilen terör örgütleridir.”
Ülkenin güvenlik ve askerî güçlerinin uyanıklığını ve önleyici adımlarını vurgulayan Dr. Hoşçeşm, sözlerine şöyle devam etti: “Güvenlik güçlerimiz, protestolar daha başlamadan çok önce düşmanın iç ortamdan faydalanma ve terörist grupları ülkeye sokma planından haberdardı. Bu nedenle geçen yılın Ağustos ve Eylül aylarında, ülkenin Doğu ve Batı sınırlarının dışında etkili operasyonlar gerçekleştirildi ve bu grupların birçoğu etkisiz hâle getirildi ya da ciddi biçimde zayıflatıldı. Eğer bu adımlar atılmamış olsaydı, bugün çok daha geniş ve tehlikeli boyutlarda bir güvensizlikle karşı karşıya kalmış olurduk.”
Dr. Hoşçeşm, düşmanın yol haritasına da değinerek şu açıklamayı yaptı: “Düşmanın planı, protestoları önce kargaşaya, ardından özellikle ülkenin beş sınır ilinde yaygın bir isyana dönüştürmek ve böylece Aralık ayından sonra ayrılıkçı girişimler için zemin hazırlamaktı. Ancak güvenlik güçlerimiz, 18–21 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirdikleri hızlı ve kararlı müdahalelerle isyanın yayılmasını ve teröristlerin sızmasını engelledi ve bu planın hayata geçirilmesine engel oldu.”

Düşmanın İran Toplumuna Karşı Yürüttüğü Psikolojik Savaş
Dr. Hoşçeşm, düşmanın İran toplumunun huzuru ve karar alma süreçlerine karşı yürüttüğü kapsamlı psikolojik savaşı analiz ederek, direnişin sırrını kalp huzuru ve itidalde gördüğünü ifade etti. Son operasyonun ardından siyonist rejim ve ABD yetkililerinin gerçeğe aykırı iddialarına işaret eden Dr. Hoşçeşm şöyle dedi: “Eğer gerçekten savaşı kazandılarsa, neden bu kadar korku ve endişe içindeler? Neden diplomatik mesajlar göndermeye ve olası bir sonraki çatışmada tarafsız kalacaklarını ilan etmeye çalışıyorlar? Bu durum, psikolojik bir yenilginin ve İran’ın kararlı cevabından duyulan korkunun açık göstergesidir.”
Dr. Hoşçeşm daha sonra tartışmanın odağını düşmanın bilişsel ve psikolojik savaşına yönelterek şu açıklamayı yaptı: “Düşman, son bir yıl boyunca İnternational ağı gibi akımların öncülüğünde ve ‘Bugün vuracağız, yarın vuracağız’ şeklindeki tekrar eden ve yalan iddiaları kullanarak İran toplumunu sürekli ve yoğun bir stres altında tutmuştur. Amaç, psikolojik istikrarsızlık oluşturmak ve halkın rasyonel karar alma yetisini tahrip etmektir.”
Dr. Hoşçeşm bilimsel bir açıklama yaparak şunları ekledi: “Bu, beynin doğrudan hedef alındığı fiziksel bir savaştır. Beyinde öğrenme, hafıza ve stres kontrolünün ana merkezi hipokampus olarak adlandırılır. Şiddetli ve kronik stres, hipokampusun fiziksel olarak küçülmesine yol açar. Hipokampus küçülüp zayıfladığında ise birey; karar verme bozukluğu, keskin duygu dalgalanmaları ve temelsiz, ani kararlar alma durumuyla karşı karşıya kalır. Düşmanın yalan haber bombardımanı ve sürekli korku üretimiyle İran toplumuna empoze etmeye çalıştığı şey tam olarak budur.”
Dr. Hoşçeşm buna karşılık olarak, İslami çözüm yolunun güncel bilimle uyumlu bir yaklaşım sunduğunu belirterek şöyle konuştu: “İslam dini bu hakikati yüzyıllar önce kavramış ve itidali, öfke ve nefreti kontrol etmeyi, Allah’ı zikretmeyi tavsiye etmiştir. İnsan Allah’ı andığında kalbi huzur bulur: ‘Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’ Böylece stres insandan uzaklaşır, hipokampus zarar görmez ve kişi mantıklı, istikrarlı ve akıllı kararlar alabilir. Bu yalnızca ahlaki bir öğüt değildir; aynı zamanda nörolojik ve psikolojik sağlığa dair bir tavsiyedir.”
Dr. Hoşçeşm, düşmanın tekrarlanan tehditleri karşısında İslam İnkılabı Rehberi’nin sergilediği sükûneti takdir ederek, bunu psikolojik bağışıklığın somut bir örneği olarak nitelendirdi ve şöyle dedi: “En yoğun tehditlerin olduğu anlarda dahi kendileri tam bir sükûnet içinde günlük işlerle meşgul olmakta, hatta gençlerin evliliği gibi konulara değinmektedirler. Bu psikolojik hâkimiyet, kalp huzuru ve imandan kaynaklanmakta olup beynin fizyolojik yapısı ve karar alma kapasitesi üzerinde doğrudan etkiye sahiptir.”
Dr. Hoşçeşm şöyle devam etti: “Toplumumuz ağır bir psikolojik saldırı altındadır ve bunun hedefi, kolektif düşünme ve karar verme gücümüzü felç etmektir. Buna karşı tek yol; sükûnet, birlik, sahte heyecanlardan kaçınmak ve Allah’a tevekküldür. Haberleri bilinçli şekilde güvenilir kaynaklardan almalıyız ve düşmanın psikolojik savaşının İran milletinin hipokampusunu hedef almasına izin vermemeliyiz. Direnişimiz yalnızca askerî alanda değildir; bir milletin ruh sağlığını ve kalp huzurunu koruma mücadelesidir.”
ABD Ekonomisi, Trump’ı Savaştan Alıkoyan Temel Caydırıcı Unsur / Korku ve Pazarlık Üzerine Kurulu Bir Şarlatan Stratejisi
Üniversite hocası ve önde gelen uluslararası ilişkiler analistlerinden Dr. Hoşçeşm İran’a karşı ABD’nin neden askerî bir saldırı gerçekleştirmediğine dair değerlendirmesini sürdürürken, ABD’nin iç ekonomik durumunu ve Donald Trump’ın pazarlıkçı kişiliğini ele aldı. Düşmanın psikolojik savaşına ilişkin tartışmayı devam ettirerek şunu vurguladı: “Toplumda psikolojik istikrarsızlık oluşturmanın amacı, tüm yönetişim sistemini baskı altına almaktır. Halk stres altına girip duygusal ve ani kararlar almaya başladığında, devlet de bu baskıdan etkilenerek istikrarsız ve mantıksız politikalar izleyebilir; bunun sonucunda ise direnç ekonomisi gibi uzun vadeli programlar bu dalgalanmaların kurbanı hâline gelir.”
Uluslararası ilişkiler analisti daha sonra Trump’ı tam teşekküllü bir savaşı başlatmaktan alıkoyan somut nedenlere değindi ve ilk nedeni ABD’nin düzensiz ekonomik durumu olarak gösterdi ve şöyle dedi: “ABD ekonomisi düşüş yolunda. Trump’ın gümrük savaşındaki kumarvari kararları, ekonomik canlanma sağlamadığı gibi enflasyonu ve işsizliği artırdı. Batı ekonomisi sisteminde, hatta yüzde 4–5’lik bir enflasyon bile büyük bir kriz olarak kabul edilir. Son anketler, Amerikalıların yaklaşık yüzde 72’sinin İran’a karşı savaşa karşı olduğunu gösteriyor; çünkü öncelikleri iç meseleler ve geçimdir. Hatta Trump’ın geleneksel destek tabanları bile bu kararı desteklememektedir.”
Dr. Hoşçeşm, ikinci nedeni siyasi zamanlama ve yaklaşan seçimler olarak açıkladı ve şöyle dedi: “Trump, Kongre seçimleri arifesinde bulunuyor. Masraflı ve tehlikeli bir savaşın başlaması, kritik koltukların kaybedilmesine ve siyasi geleceğinin ciddi biçimde tehlikeye girmesine yol açabilir. Trump, gerçek bir çatışma peşinde değil, düşük maliyetli bir güç gösterisi peşindedir.”
Analist ayrıca Trump’ın kişiliğini ve bilinen yöntemini analiz ederek şunları söyledi: “Trump, kelimenin tam anlamıyla bir şarlatandır. Stratejisi yalnızca askeri güç üzerine değil, korku yaratıp ardından pazarlık yapmaya dayanmaktadır. Bu yöntemi kırk yıl önce yazdığı The Art of the Deal (Pazarlık Sanatı) adlı kitabında açıklamıştır: Önce karşı tarafı abartılı tehditlerle korkut, sonra ona taviz ver ve nihayet anlaşmayı kendi lehine kazanmış gibi sonuçlandır. Trump’ın yaptığı tam olarak budur; ‘vuracağım’ diye tehdit eder, ardından tekrar tekrar geri adım atar. O gerçek bir çatışma istemiyor; amacına, İran’ı güç gösterisi ile masaya oturtup pazarlık yapmaya zorlamak için ulaşmak istiyor.”
Uluslararası ilişkiler analisti şöyle dedi: “Trump bir çelişki tuzağına düşmüştür: Bir yandan iç temelleri güçlendirmek ve yaklaşan seçimler için güç gösterisi yapmak zorundadır; öte yandan, ekonomik durum ve yaygın iç muhalefet nedeniyle gerçek bir savaşı başlatma kapasitesine sahip değildir. Bu nedenle geriye kalan tek araç, psikolojik savaşı ve medya üzerinden tehditleri sürdürmektir. İran milleti bu gerçeği kavrayarak, sükûnet, birlik ve uyanıklığını koruduğu sürece, bu tehdit aşamasını da geride bırakabilir ve düşmanın iç durumu karıştırma ve baskı altına alma planlarını boşa çıkarabilir. Zaferin anahtarı, düşmanın yaratmış olduğu yapay heyecanlardan bağımsız olarak, mantıklı ve uzun vadeli planlamaya dayalı kararlar almaktır.”

Baskı ve Aşağılama Temelli Pazarlık Yöntemine Bir Örnek: Trump’ın Zelenski’ye Yönelik Aşağılayıcı Tavrı
Dr. Hoşçeşm konuşmasının bir başka bölümünde Donald Trump’ın diğer ülke liderlerine karşı izlediği yöntem ve davranışlarını açıkladı. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile yaşanan somut örneğe atıfta bulunarak, Trump’ın bakış açısından pazarlık sanatının gerçek doğasını şöyle anlattı: “Trump, baskı uygulamak için hiçbir aşağılayıcı davranıştan çekinmez. Yöntemi şudur: Önce karşı tarafı zorluk ve sıkıntı içine sokar, ardından güç gösterisi ve aşağılama ile onu kendi koşullarını kabul etmeye zorlar. Bu yöntemin en çarpıcı örneği, Zelenski'nin Beyaz Saray’daki görüşmesi olup, dünya çapında en çok izlenen haberlerden biri hâline gelmiştir.”
Dr. Hoşçeşm, görüşmenin ayrıntılarına şöyle değindi: “Daha fazla mali ve askerî yardım talebiyle ABD’ye giden Zelenski, Beyaz Saray’da aşağılanmaya maruz kaldı. Trump açıkça ona ‘tek bir kuruş bile vermem’ dedi ve karşılığında mantıksız taleplerini sundu; bunlar arasında Putin’den garanti istemek ve işgal altındaki bölgeleri geri alma planından vazgeçmek vardı. Ülkesi savaşta olup binlerce kayıp veren Zelenski itiraz edici bir bakış attığında ise Trump öfkelenerek onu toplantıdan çıkardı.”
Dr. Hoşçeşm şöyle ekledi: “Bu aşağılamayla iş burada bitmedi. Trump, konuğuna öğle yemeği izni bile vermedi ve onu dinlenme odasının kapısının önünde bıraktı. Ardından Zelenski, özür dilemek zorunda kalarak kameraların önüne çıkmak zorunda kaldı. Bu sahneler açıkça göstermektedir ki Trump, diğer ülke liderlerine hatta görünürdeki müttefiklerine bile hiçbir değer ve saygı göstermemekte, onları sıradan bir hizmetçi seviyesine indirgemektedir.”
Uluslararası ilişkiler analisti şunları söyledi: “Bu davranış, Trump’ın pazarlık stratejisinin somut bir örneğidir ve kendi kitabında da bahsettiği şudur: Karşı tarafı korkut, aşağıla ve zayıf duruma düşür ki istediğini imzalasın. Nihai amaç, karşı tarafın onurunu tamamen yok sayarak kendi taleplerini en düşük maliyetle kabul ettirmektir. Bu yöntem, ülkesinin Amerikan yardımlarına bağımlı olduğu Zelenski gibi biri için işe yarayabilir; ancak onur ve bağımsızlığından ödün vermeyen bir millet karşısında başarısızlığa mahkûmdur.”
Dr. Hoşçeşm, bu olayın İran diplomasisi için verdiği derslere işaret ederek vurguladı: “Kendi müttefiklerine karşı bile böyle aşağılayıcı davranan bir düşman, bağımsız İran milleti karşısında çok daha düşmanca bir tavır takınacaktır. Ancak tarih göstermiştir ki İran milleti özsaygı, birlik ve güçlü mantık sayesinde, bu tür yöntemler karşısında sadece boyun eğmemiş, aynı zamanda düşmanın komplolarını zekice boşa çıkarmıştır. Bu tür davranışlara karşı anahtar, ulusal onuru korumak, akılcı kararlar almak ve provokasyonlara duygusal tepki vermemektir.”
ABD’nin Bölgede Kırılgan Noktaları ve İran Toplumunda Korku Algısının Kırılması Gerekliliği
Dr. Hoşçeşm konuşmasının başka bir bölümünde ABD’nin Fars Körfezi bölgesindeki hayati kırılgan noktalarına dikkat çekerek, düşmanın psikolojik tehditleri karşısında İran toplumunun bilinçlendirilmesi ve korkudan arındırılmasının gerekliliğini vurguladı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin -özellikle de Dubai’nin- ABD’nin bölgesel destek ağlarındaki merkezi konumuna işaret ederek şöyle dedi: “Dubai yalnızca bir ticaret merkezi değildir; aynı zamanda ABD’nin bölgedeki lojistik, istihbarî, mali ve hatta askerî destek ağlarının atan kalbidir. Hava ve deniz trafiğinin merkezleri, ana casusluk ve veri işleme üsleri, ABD’nin küresel operasyonlarını destekleyen bankacılık ağı ve bu ülkenin en büyük kara para aklama merkezleri Dubai’de konuşlanmıştır. Hatta Trump ailesi ile ortaklarının gayrimenkulleri ve inşaat projeleri dahi bu şehirde yoğunlaşmıştır.”
Ardından şöyle devam etti: “Bu denli yoğun bir merkezileşme, ABD için büyük bir kırılgan nokta anlamına gelmektedir. Olası bir çatışma durumunda, pahalı Amerikan uçak gemilerinin gelişmiş füzelerle hedef alınmasına gerek yoktur. Dubai’deki bu hayati altyapıların, İran kıyılarından Dubai’ye ulaşabilecek menzile sahip Katyuşa roketleri gibi nispeten basit ve düşük maliyetli silahlarla hedef alınması, düşmanın operasyonel kapasitesine ölümcül bir darbe vurabilir.”
Dr. Hoşçeşm, bunun teorik bir analiz olmadığını vurgulayarak daha önce yaptığı kamuoyuna açık açıklamaya atıfta bulundu: “Daha önce açıkça ve ulusal medyada, düşmanın askerî bir girişimde bulunması hâlinde Dubai’deki belirli noktaları muhtemel hedefler olarak zikrettim. Bu açıklama, karşı tarafa açık bir mesajdı: Ateşle oynamak, onların hayati varlıklarını ve ekonomik güvenliğini ciddi biçimde riske atabilir.”
Ardından olası bir çatışmanın daha geniş boyutlarına değindi ve şöyle dedi: “Eğer bir çatışma başlarsa, bu yalnızca karşılıklı füze atışlarıyla sınırlı kalmayacaktır. Dünya enerjisinin üçte birini sağlayan Fars Körfezi bölgesi, adeta bir patlayıcı deposu gibidir. Devrim Muhafızları Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nı — ki bunu birçok zeki ve çeşitli yöntemle yapabilecek kapasiteye sahiptir — kapatması, petrol fiyatlarını 150 dolara ve üzerine çıkarabilir ve özellikle Batı’da petrole bağımlı ekonomilere dayanılmaz bir şok yaşatabilir.”
Uluslararası ilişkiler analisti, 2008 finans krizine işaret ederek küresel ekonominin karşılıklı bağımlılığına ilişkin şöyle dedi: “2008’de büyük bir Amerikan bankası iflas ettiğinde, tüm dünya ekonomisi sarsılmıştı. Bugün de küresel ekonomi öylesine birbirine bağlıdır ki büyük bir enerji şoku, Batı’nın ekonomik sistemini içeriden çökertme potansiyeline sahiptir; oysa İran ekonomisi, yıllarca baskıya dayanmış ve zorlu koşullara uyum sağlamış olması nedeniyle daha dirençli hâle gelmiştir.”

Toplumumuzun En Acil İhtiyacı: Korku Algısının Kırılması
Dr. Hoşçeşm şöyle dedi: “Toplumumuzun şu anki en önemli ihtiyacı, korkudan arındırılmasıdır. İran halkı bilmelidir ki düşman, boş iddialarına rağmen büyük stratejik zayıflıklara sahiptir ve sonuçlarının felaket boyutları nedeniyle tam kapsamlı bir çatışmaya girmekten korkmaktadır. Trump ve müttefiklerinin tekrarlanan tehditleri güç göstergesi olmaktan ziyade, çaresizlik ve İran toplumunda korku ve stres yaratma çabasıdır. Biz, uyanıklık, birlik ve kendi güçlü yanlarımız ile düşmanın zayıf noktalarını bilerek bu psikolojik savaşı etkisiz hâle getirmeli ve geleceğe güvenle bakabilmeliyiz. Gerçek güç, düşmanın propagandasındaki gürültüde değil; sükûnette, ulusal özgüvene güvenmekte ve akılcı kararlar almakta yatar.”
Washington’un Müzakere Masasına Geri Dönüşünün Nedeni
Üniversite hocası ve uluslararası ilişkiler analisti, ABD’nin müzakere masasına geri dönüş nedenlerini ve İran’ın güçlü adımlarının bu süreç üzerindeki etkisini analiz etti. İran’ın Ayn el-Esed Üssü’ne karşı başarılı füze operasyonuna işaret ederek şöyle dedi: “Bu adımımızla dünyaya iki önemli mesaj verdik: Birincisi, kararlı bir şekilde cevap verme ve kendini savunma irademiz; ikincisi ise bu iradeyi uygulayacak teknik araç ve yeteneğe sahip olmamız. Bu güçlü adım, hiçbir küresel güç tarafından cesaretle yapılamadı. Bu gerçek, halkımıza ülkenin güçlü bir savunma temeli olduğunu göstererek güven vermelidir.”
Analist şunları ekledi: “Artık doğrudan askerî tehditlerin en kritik dönemi geride kaldı. Eğer iç karışıklıklar yaşanmamış olsaydı, olası kriz Aralık ayına kadar sona erecekti. Düşman bugün yalnızca iç endişe ve istikrarsızlık ortamından faydalanmaktadır. Ancak en geç önümüzdeki bir–iki ay içinde ve yılbaşından (Nevruz) önce, bölgedeki Amerikan filosunun kademeli olarak çekildiğini göreceğiz.”
Dr. Hoşçeşm, ABD’nin tehditler ve psikolojik savaş sonrasında neden yeniden müzakere masasına döndüğünü sorarak yanıtladı: “Sebep açıktır; çünkü tehdit ve savaş stratejisi ona başarı getirmemiştir. Eğer kazanmış olsaydı, bugün müzakere masasına oturmazdı. Onun müzakereye geri dönüşü, doğrudan başarısızlığının açık bir itirafıdır.”
Öngörülen İki Olası Senaryo
Ardından, önde gelen analist iki olası senaryoyu açıkladı ve şöyle ekledi: “Ya bir anlaşma sağlanır -ki bunun olasılığı oldukça düşüktür- ya da daha olası olan hiçbir anlaşma yapılmaz ve ABD hibrit bir savaşa başvurur; yani yaz aylarında da gözlemlediğimiz suikast, sabotaj, siber saldırılar ve siyasi baskı modelini uygular. Amacı, İran toplumuna istikrar ve huzurun geri dönmesini engellemektir.”
Analist, bölgede güç dengesindeki değişikliğe işaret ederek şöyle dedi: “İran’ın bugünkü duruşu bir taarruz-savunma pozisyonudur. ABD, filosuyla ve F-35 savaş uçaklarıyla tatbikat yapacağını açıkladığında, Devrim Muhafızları Donanması derhal ve vakit kaybetmeden bunu tehdit olarak nitelendirdi ve olası sonuçlarını hatırlattı. Sonuç olarak, ABD filosu İran kıyılarından 1400 kilometre uzaklaşmak zorunda kaldı. Bu, inisiyatifin bugün bizim elimizde olduğunu gösterir. İşte bu fiili güç, Trump’ı televizyon ekranlarından İran’la müzakere edeceğini söylemeye zorlayan etkendir.”
Dr. Hoşçeşm, önümüzdeki müzakere koşulları hakkında şunları söyledi: “ABD’nin bugün sunduğu müzakere teklifi başlangıçta yapılmış olsaydı muhtemelen birçok gerilimi önleyebilirdi. Ancak şimdi koşullar farklıdır. İran, dolaylı müzakereye ısrar etmekte ve ABD’nin yeniden güvenilmez davranışlarını önlemek için güvenilir bir gözlemci olarak Umman’ın bulunmasını talep etmektedir. Umman’ın seçilmesinin nedeni, bu ülkenin ne ABD’nin ne de İran’ın tarafı olması; aksine müzakere süreci için güvenilir bir ev sahibi olmasıdır. Biz, gücümüzü koruyarak ve karşı tarafın maliyetlerini dikkatlice hesaplayarak her türlü görüşmeye gireceğiz.”
İran’ın Dolaylı Müzakerelerdeki Sert Tutumunun Açıklanması ve Hibrit Savaşına İlişkin Uyarı
Dr. Hoşçeşm, İran’ın dolaylı müzakerelerdeki tutumunu ve olası gelecek senaryolarını açıklarken, İran’ın geçmişe kıyasla daha sert bir duruş sergilediğini ve ABD’nin baskılarına karşı kararlı bir şekilde durmanın gerekliliğini vurguladı: “İran’ın bu süreçteki mevcut pozisyonu, geçmişten daha ileri ve serttir. Önceki turda tartışma, zenginleştirilmiş uranyumun %3,67 seviyesine düşürülmesi üzerindeydi; ancak bugün İran açıkça belirtiyor ki, zenginleştirme seviyesi kendi ihtiyaçlarına göre belirlenecek ve bu, %20 seviyesini de kapsayabilir. Ayrıca zenginleştirilmiş maddelerin ülkeden çıkarılmayacağı vurgulanmıştır. Bu şartlar, on ay öncesiyle kıyaslandığında çok daha kararlı ve esnek olmayan bir tutumu yansıtmaktadır.”

ABD’nin Müzakere Masasına Dönüş Nedenleri ve Trump’ın Siyasi Oyunu
Dr. Hoşçeşm, ABD’nin müzakerelere geri dönüşünü bu ülkenin bir zayıflık ve ihtiyaç göstergesi olarak değerlendirdi ve şunları söyledi: “Amerikan tarafının bu denli sert tutumlarla karşılaştıktan sonra bunu iyi bir teklif olarak nitelemesi, Trump’ın stratejik bir çıkmaza girdiğini ve görünürde bir başarı elde edebilmek için bir dayanak aradığını göstermektedir. Obama yönetimiyle rekabeti ve ‘daha iyi bir nükleer anlaşma’ vaadi de onu ayrıca baskı altına almıştır. Nihayetinde belki de İsrail’in güvenliği konusunda ek bir garanti aldığı iddiasıyla, nükleer anlaşmaya (KOEP/JCPOA) benzer bir anlaşmayı dahi kabullenebilir. Ancak işin özü şudur: ‘Sonrasında ne yapmak istiyorsanız yapın, ama benim dönemimde askıya alın.’ Bu ise İslam Cumhuriyeti’nin kabul edeceği bir şey değildir.”
Bir anlaşma ihtimalinin son derece düşük olduğunu belirten Hoşçeşm, sözlerini şöyle sürdürdü: “Görünüşe göre taraflar şu aşamada geri adım atmaya niyetli değiller. Bu nedenle, müzakerelerin başarısız olması sonrasında daha muhtemel senaryo, ABD tarafından kapsamlı bir hibrit savaşın başlatılmasıdır. Bu savaş; etkili şahsiyetlere yönelik suikastları (mutlaka resmî yetkililer değil; bilim insanları, komutanlar ya da iç gerilim oluşturmak amacıyla öne çıkan siyasi muhalifler de hedef alınabilir), sabotaj eylemlerini, siber saldırıları ve yoğun siyasi baskıyı içerebilir. Nihai amaç ise sistemin içinden çözülme yaratmak ve İran’ın iç ortamını yeniden kaosa sürüklemektir.”
Dr. Hoşçeşm, olası geniş çaplı bir çatışmanın sonuçlarına dair uyarıda bulunarak şöyle dedi: “ABD, tüm bu askeri teçhizatı bölgeye İran’ı korkutmak ve müzakerelerde geri adım atmaya zorlamak için getirdi; fakat eğer gerçek bir savaş başlarsa, bu sefer kapsamlı bir savaş olacak, kontrolü son derece zor olacak ve etkisi geniş çaplı olacaktır. Böyle bir savaşta sadece Amerikan savaş gemileri değil, bölgedeki üsleri, Hürmüz Boğazı ve hatta Dubai gibi stratejik ekonomik merkezler de hedef alınacaktır. Bu, enerji ekonomisi için adeta kıyamet düğmesine basmak anlamına gelir ve sonuçları ABD ve müttefikleri için felaket olacaktır.”
Dr. Hoşçeşm, son gelişmelerden çıkarılacak ana dersin kararlı ve güçlü bir duruş sergilemek olduğunu vurguladı ve son olarak şunları ekledi: “Tecrübe göstermiştir ki Trump ile şaka yapılmaz. Ona karşı tek bir adım geri atarsanız, o on adım ileri gelir; tıpkı Zelenski olayı gibi. Tek yol, kararlı bir şekilde durmak ve maliyetleri artırma azmini göstermektir. İslam İnkılabı Rehberi de doğru bir şekilde bu ilkeyi vurgulamıştır. ABD ile müzakere yapmak, geçmişteki ihanet ve düşmanca davranışları göz önüne alındığında, akıllıca ve mantıklı değildir; ancak güç pozisyonunda ve tamamen şeffaf, garanti altına alınmış koşullarla yapılırsa farklıdır. Gelecek; birlik, farkındalık ve güç ile onur sınırlarını koruyan millete aittir.”
yorumunuz